Gülistan’da bir Gözistan Atila Türk

Atila ile ilk rastlaşmamız Devrimci Gençlik hareketinin tüm Anadoluya yayıldığı, yoğun eylemler içindeki günlerimizden bir gün, Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi önünde toplaşıp koşar adım ilk Meclis Binası’na yürüdüğümüz 1969 yılındadır… O yürüyüşten geriye bir avuç insan kaldık.

İkinci kez 1980’li yılların başında bir Frankfurt kitap Fuarı etkinliğinde karşılaştık. Onun Hat Sanatına düşkünlüğü’nü, yazı-tarih-sosyoloji eksenli araştırmacı yanını bu karşılaşmada öğrendim. İlişkimiz giderek üretken bir dostluğa dönüşerek sürdü. Birlikte projeler gerçekleştirdik.

Yeni binyılla birlikte, Kıbrıs Yakın Doğu Üniversitesi’nde göreve başlamasıyla izimizi kaybettik. 2013’te „Yüzler Kitabı“ olarak adlandırdığı Facebook üzerinden yeniden yazışmaya başladık. Bir yıl sonra da çeşitli ertelemelerin ardından Lefkoşa’da misafiri oldum. Evinde kaldım. Birlikte Ada’yı dolaştık. Günler geceler boyu konuştuk. Sanatsal çalışmalarının, sayısız araştırma dosyalarının, başlanmış bitirilmemiş projelerinin, yapmayı tasarladığı işlerin, yazmakta olduğu ve yazmayı planladığı kitaplarının, bunlara hazırlık olarak oluşturduğu kartotekslerin; konuları insanı, hayatı ve ölümü kuşatan biriktirme merakıyla topladığı objelerin, grafik ve resimlerin ve binlerce kitabın içinde/arasında tütün sardık; geçmişten geleceğe, anılardan hasretlere, yitirdiğimiz ortak arkadaşlardan umutla bağlandığı öğrencilerine, genç meslektaşlarına, kendine seçtiği yeni yurdu Yakın Doğu Üniversitesine uzanan bu derin sohbetlerden arta kalan zamanlarımda bir afacan çocuk merakıyla duvardan duvara, raftan rafa, çekmeceden çekmeceye uzandım, taradım, okudum, baktım, baktım, baktım… Bu adam kimdi? Bir dahi, bir deli, belki deli bir dahi, hayır! Bunca işi, yazıyı, minyatürü, resmi, grafiği, kartoteksi, projeyi bir insanın tek başına bir ömre sığdırması imkansızdı. Ama yalın gerçek karşımdaydı, bunları o yapmıştı ve planladığı, gerçekleştirmek istediği daha ne çok projesi vardı.

Gecenin bir yarısında ayrılıyor, bana verdiği minik odada şiir kitapları arasında düşlere dalıyordum. O çalışıyordu. Saatler geçiyordu. Parmak uçlarında odasına çekildiğini anlıyordum. Bitmez tükenmez öksürüklerini duyuyordum. Sonra enfes bir kahve kokusunun dayanılmaz çekiciliğine açıyordum gözlerimi, sabahın erkeni, mutfakta cigarasını tüttürerek okuyordu. Onu böylesine dirençli, yorulmaz kılan neydi, bilemiyordum. Yazıyordu:

Her Hayat Yalnız Yaşayor. Geri getirilemiyor. Anlatınız; elemleriniz, kederleriniz, acılarınızbiricik oluyor. Parmak iziniz gibi. İmzanızdır artık bal eylediğiniz acılar. Bu satırları bilgisayar önünde patpat-çatçatlarken, şafak söküyor. Kahvemi yenilemek üzere sigaramı yakıyorum. Güncenizde hakikatli olmaya çalıştıkça kendinizi keşf edip duracaksınız. Çırılçıplak yakalayacaksınız kendinizi. Kimileyin kulaklarınıza kadar kızaracaksınız. Şaşıracaksınız.“

Korku, şaşkınlık, hayranlık, açıkcası biraz da kıskançlıkla, istemeye istemeye Ercan Havaalanı’nın yolunu tuttum. Bana söz vermişti, ilk elde „Uygarlık Tarihi Ders Notları“nı derleyip toplayıp yollayacaktı. Bugün, yarın, gelecek hafta hep erteledi. Yollamadı. Birkaç kez Istanbul’da buluştuk. Arkadaşları, öğrencileriyle tanıştırdı beni. Sahhaf dostlarını dolaştık. Yeni sözler aldım. Yayınlanacak işler çoğalıyordu.

2016 Nisan’ında Ömer Gümüş haber verdi. Yakın Doğu Üniversitesi Hastahanesi’nde yatıyordu. Gittiğimde yoğun bakımdaydı. Sonra yeniden odasına alındı. Yanında kaldım, birlikte uykusuz geceler geçirdik. Kimi sohbetlerimizi video ile kaydettim. Yapılacak işleri sıralıyor, yardımcı olabilecek isimler veriyor, coşkuyla, soluksuz anlatıyordu. İlk işimiz bir Atila Türk Sergisi açarak, kendisini ziyaret edemeyen dostları arkadaşlarıyla buluşmasını sağlamaktı.

Sok sevdiği, sevindiği, mutlu olduğu bir sergi oldu.

Sırada şiirler vardı. Ama minyatürleri ararken rastladığım desenli birkaç şiir dışında bir şey bulamamıştım. „Senin yattığın odada, şiir kitaplarının arasında şiirlerim“ diyordu. Arayıp durdum. Şehnaz kadın gözüyle buluverdi minik defterleri.

Kendi çalışmalarında yer verdiği bibliyografik notları içinde de yer alan şiir defterlerinin tümüne ulaşamadık elbette. Bulabildiğim defterlerde ise kimi şiirlerin gözden geçirilmiş, yeni biçimleri tekrarlanırken, kimi defterlerde ayrıntılı tarihler yer alıyor, kimileri kurşun kalemle tarihsiz düzeltmeler içeriyordu. Tüm şiirlerini arayıp bulmak, bunlar içinden bir seçki yapmak düşüncesi giderek anlamını yitirdi. Bulduklarımızla yetinerek, onlar içinde yer alan aynı şiirin farklı biçimlerinden biri seçerek, tüm şiirleri tarihleyemediğimiz için, kesin bir kronolojik sıralama yapmadan elinizdeki kitabı oluşturdum.„Siyah Süt“ adlı denemesinde yer verdiği birkaç şiir çevirisini de, örnek olarak  kitaba aldım.

Çoğu kez dilsel kaygılara dayanan düzelti ve eklerin yanı sıra, bu denemeler başka bir arayışı da çağrıştırır: acıyla hatırlanan anıların peşinde bir hayat. Atila tıpkı Proust gibi, „Kayıp Zamanın İzinde“ sayısız tekrarlarla, duygularıyla baş edebilmenin yollarını arar. Bu arayışlardan, işin zorluğu yanında derin bir haz duyduğu da görülür.

Şiirlerinde yeniden yeniden çocukluğuna dönerken, bu altın çağı acı kaynaklı hatıralarla, kanatan kanırtan hatırlamalara dönüştürür: selim benim bitmemiş çocukluğum,  / tükenmeyen gençliğimdi.  /nereye gitsem vesikalık arab’ım. / lâcivert poyraz, camgöbeğifilizî lodos. / selimşavku / selimşavku.

Eğridir Gölü, suyun sonsuz devingenliğinde ışık; renklere, kokulara, seslere, sesler Atilatürkçe sözcüklerle kayıp kardeşlere, titrek bir mum ışığı gibi belirsiz erken ölümlü ablaya, varsıl kökenli anneye uzar. Babasının, „sövgü kalbin yelpazesidir“ pelesengiyle  gözlerini henüz ağaran sabaha açar: Övgüler sövgülere gelin görümce.

İlk cinselliğin kirazlı vişneli küpeleri peşini sürgünde de bırakmaz. Frankfurt sokaklarında dolaşırken kestane çiçeklerini büyük bir tutkuyla bağlandığı „Sultan“ının kulaklarında görürüz. Sultan’la Paşa’sının destansı ilişkisi, hazzın, estetik inceliğin, tarih okumalarının eşliğinde sürer gider. Her mektup bir şiirdir… Atila Türk ayağa kalkacak, bizi mektuplarıyla da tanıştıracaktır elbette.

Dil düşkünü sürgünümüz, onyıllarını elinden alan yazının sosyal tarihiyle boğuşurken, onu Atila Türk yapan en büyük ikilemiyle de tanışmış olur. Artık bitmez tükenmez iç savaş yaşayacaktır. Duygu, sezgi ve bilgilerinin sarmalında giderek içinden çıkılmaz bir hal alacak olan söz-yazı ikilemi, kültür ve medeniyet çözümlemeleri derinleştikçe onu daha da zora koşacaktır.

Sergi kataloğu için yazdığım sunuda „..Yazıp yazıp vazgeçtiği, ertelediği çalışmalar derkenar notlarla donatılmış binlerce kitabın, defterin, klasik kart sistemlerinin, fotokopi tomarlarının; tarih, sosyoloji, sanat, felsefe projelerinin, kitap tasarımlarının, nadide koleksiyon parçalarının sıkış tıkış yer aldığı raflar, dolaplar içinde kaybolup gittiğini görmesine; sonu gelmeyen biriktirme, adlandırma,tarihleme ve not düşme çabalarının başarısızlıkla sonuçlanacağını bilmesine rağmen, şaşırtıcı bir iyimserlikle yoluna devam eder… 

Tamamlamayı sürekli erteleyerek mükemmelleştirmek istediği çalışmalarına ekleyeceği yeni notların, açacağı yeni tartışmaların heyecanıyla soluklanırken, tıpkı küçük büyük yolculuklarda, kısa dinlenmelerde, okuma–yazmaların ara soluklanmalarında yaptığı gibi başka bir tutkusu öne çıkar: türlü kağıt parçacıkları, pul koleksiyonları, kumaş artıkları, boş şişeler, yüzük mühürler, tahta kalıplar, kaşeler, camdan, kamıştan divitler Atila Türk’ün ellerinde kendi yazgılarından koparılmış bir yolculuğa, yeni adlandırmalara ve buluşmalara hazırlanır, beklenmedik limanlara demir atarlar…“ diyordum. Henüz şiirleriyle bu boyutta tanışmamıştım.

Ders notları içinde rastladığım edebiyat değerlendirmeleri, şiir çözümlemesine ilişkin düşünceleri, başyapıtı olan „Matbaanın Gizli Tarihi“nde sıklıkla vurguladığı „şifahi olanla yazı arasındaki“ gel-gitli çaresizliği kaderi olur: „Yazı, fatihlere, fetihlere avcı köpekliği etti. Şiddet’in dayancalarından biriydi… Sümerlerden, yazının bulunuşundan beri, egemenler, varsıllar, üsttekiler (durumları, konumları, çıkarları gereği) çoğunluğa: “aman yazmayı öğrenin, şiirler yazın, bana/bize karşı okumasız-yazmasız çoğunluğu uyarıp uyandırın, bana/bize karşı kumpaslar kurun…” dememiştir. Yazı, kadim çağlarda hep ötekileri köleleştirmeyi kolaylaştırmak için kullanılmıştır.“ 

 Yazıp yazıp vazgeçtiği, ertelediği çalışmalar üst üste yığılmaya başlar.  Onları  yeniden yeniden gözden geçirirken, yeni kaynaklar bulur, kaynakların kaynaklarına, suyun ta başına gitmeye kararlıdır. Onu çeken suyun hafızasıdır. „Alkışın Tarihi Girişim“ yazılmış mıdır? „Dedikodunun tarihine Girişim“, „Dipnotun Tarihine Girişim“ ve daha onlarcası? Hem evet, hem hayır! Evet binlerce notta, onlarca defterde, kendi elleriyle yaptığı kutularda, kendisinin ürettiği karton dosyalardadırlar. Ötede, baskıya hazır hale getirilme aşamasında söz-yazı ikileminin ürkütücü gerçeğiyle baş başa kalıverilir -suyun başı henüz çok uzaktadır- Tamamlanmamışlardır.  Okudukça, toplayıp derledikçe „başkalarında kendini görür, tanırsın. Coğrafyanla, tarih ve kültürünle yüzleşirsin.“ „Ön-yargılar – bön-yargılar“,  “Adlar, „Ön-Söz“ler, „Son-Uç“lar durmadan yenilenir. Her „metne“ yeni bir giriş, her girişe yeni bir kaynakça eklenir. Yıllar içinde kuramsal bakışı değişir, yenilenir, yeni „Giriş“ler yeni kaynakçalar, derken dilsel tercihler, yazım kuralları, Atilatürkçe’de köklü reformlar…

Oysa o bir „bilim“ insanıdır. Dışarıda acımasız bir dünya vardır. Yazması, yayınlanması beklenmektedir. Çalacak çırpacak, kesip yapıştıracak, yazıp yayınlayacaktır. „Yazmaksa teslimiyettir.“

kendi malım sandımdı / ardınç’tandı guyuların govası / gaydırı gubbak eminem’den ayrı
düşeli / haymaşşallAh / kendi malım sandımdı

Bu ikilem şiir denemelerinin de başına gelir. Atila Türk has şiirin, şiirselliği yüksek şiirin peşinde değildir. O kendi şiirini arar. Kendi poetikasına ulaşma arayışıyla, şiirsellikten söz, sözcük cambazlıklarına geniş bir alanda koşup durur.

Octavio Paz „Her şeyin ölüm olduğu bu dünyadan yalnızca ölüm değer taşıyabilir.“ der. Atila Türk için ölüm felsefi bir anlam taşır. Bu boyutuyla gençlik yıllarından Kıbrıs serüvenine sürekli gündemindedir.

„sevda ve ölümde var oluruz
insan gider kalan ölümdür aslında
şair ölümü güzelleştirir
şairi yoksa ölümler çirkin“

Zaman ne konuşur, ne susar. SUÇSUZ. Çocuksu bir kraliyet. Ne uydurur. Ne dâimî. Unutkan. Bugün ve yarın kendisini savunabilir. Dün: geçmişimiz kendisini savunamaz. Hatırlanmaya değer ne varsa, hepsi: Bağışlayıcılık ve Teşekkür (Şükrân) bekliyordur.“

Tayfun Demir 9 Eylül 2016